ULUSAL SİNEMAMIZDA KISA FİLMİN YERİ
* Türkiye’de kısa film, amatör film ya da öğrenci filmi gibi değerlendiriliyor.
Aslen nedir kısa film?
Filmler sürelerine göre üç ana sınıfa ayrılıyor. Ticari sinemalarda görmeye alıştığımız filmlerin süresi yaklaşık 120 dakika. Bunlara “Uzun Metraj” filmler diyoruz. Süresi 50-60 dakika olan filmlere “Orta Metraj” filmler deniliyor. Bunlar genellikle dizi filmler ve belgeseller oluyor. “ Kısa Film” ise, süresi yarım saatin altında olan filmlere verilen genel bir ad.
Başarılı bir kısa film çekmek sanıldığından daha da büyük bir emek,birikim ve zekâ gerektiriyor.
Bir kısa film tasarlarken alışıldık öykülerin, dramatik yapının dışına taşmak gerekiyor.
Dünya genelinde baktığımız zaman 7-8 dakika olan çalışmaların kısa film olarak daha öne çıktığını, daha fazla akılda kaldığını görüyoruz. Filmin süresi kısaldıkça yönetmenin işi daha da güçleşiyor. Bu güçlüğü aşabilmiş ve nitelikli bir çalışma ortaya çıkarabilmiş yönetmenlerin festivallerde başarı elde etme şansı oldukça yüksek. Filmin süresi uzadıkça anlatılan konu ve anlatım şekli giderek uzun metraja öykünmeye başlıyor ve ister istemez kısa metrajın anlayışından uzaklaşılıyor. Kısa filmin süresi çok sınırlı olduğu için klasik anlamda dramatik bir yapı kurmak, öyküyü bilindik olaylar zinciri üzerinden geliştirip sonuca bağlamak filme zarar veriyor.
*Türk sinemasında kısa filmin yeri nedir?
Türkiye’deki ve dünyadaki kısa film olgusu üzerine bilgi verir misiniz?
Ülkemizde üretilen kısa filmlerin büyük bir çoğunluğunu öğrenci filmleri oluşturuyor. Bunlar gerçek anlamda, kısa film anlayışı ile örtüşen filmler değil. Birer etüd çalışması ve koşullar uzun metraja olanak vermediği için filmler kısa. Yönetmenin düşüncesinde yarattığı ve geliştirdiği bir kavramın arıtılmış sonuçları değil. Ama bu çalışmaların içersinde de yer yer başarılı ürünlere rastlıyoruz. Asıl olan, sinema ve kısa film tutkusu olan yönetmenlerin, kendi istek ve organizasyonları ile filmler üretmeleri. Dünyanın artık birçok ülkesinde kısa film bir sektör olarak kabul ediliyor ve çok ciddi destek görüyor. Sadece kısa filmlerin gösterildiği çok büyük festivaller var. Burada kısa film pazarları kuruluyor. Dağıtımcılar ve TV kanalları kısa filmler satın alıyor.
Ulusal sinema merkezleri tarafından ülkelerinde kısa filmler üretilmesi ve dağıtılması için yüksek miktarda parasal fonlar oluşturuluyor.
Ulusal sinemamızda da artık, kısa film adı çok sık geçen bir sektör olmaya başladı. Biz yıllar önce kısa film yarışması düzenlediğimizde sadece üç film başvurmuştu. Bugün bu sayı çok arttı. Eskiden uzun metraj film çekebilmek için setlerde dolaşmak, asistanlık yapmak, film çekmeyi öğrenmek gerekiyordu. Bugün ülkemizde uzun metraj film çeken yönetmenlerin nerdeyse yüzde doksanı kısa filmler çekerek kendi sinema dilini oluşturmuş kişiler. Bir şeyler değişiyor. Ama yine de ülkemizde kısa filmin beklenir düzeyde olduğunu söylemek çok güç. Yeterince ciddiye alınmıyor ve desteklenmiyor. Bu eksiklikler nedeniyle de filmlerimiz ne yazık ki dünya genelinde ses getiren çalışmalar olamıyor. Cannes film festivaline seçilen, Nuri Bilge Ceylan’ın “Koza”, Belma Baş’ın “Poyraz” isimli kısa filmlerinde olduğu gibi yer yer kişisel çabalarla uluslararası atağa geçiyoruz ama bu devamlı ve kurumsal bir varlığın sonucunda olamıyor.
* Yurt dışında hayatı boyunca sadece kısa film çeken yönetmenler var. Ancak Türkiye’de kısa film geçiş aşaması gibi değerlendiriliyor. Konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Sinema sektörünü körükleyen bir yapıya sahip mi? Yoksa kısadan uzuna bir atlama alanı mı?
Kısa filmin bence en önemli özelliği, özellikle gençlerin sinema sanatından pay alabilmelerine olanak sağlaması. Çok büyük bütçeler ve ekip gerektirmediği için kotarılması daha kolay. Özellikle son yıllarda gelişen dijital teknoloji üretim koşullarının niteliğine ve bütçesine büyük kolaylık getirdi. Gösterim olanakları da giderek genişliyor. Ama tüm bu koşullara karşın salt kurmaca kısa film çekerek bir sanatçının ekonomik yaşamını sürdürmesi oldukça zor. Dünya genelinde de bu böyle. Kurmaca kısa film çekenler bir süre sonra ya bu işin peşini bırakıyorlar ya da TV, reklamcılık, uzun metraj gibi başka sektörlere geçiyorlar. Ama kısa film öylesine keyifli bir üretim alanı ki, birçok ünlü yönetmen onca uzun metrajdan sonra tekrar kısa filmler çekiyorlar. Bizde de örneğin Ahmet Uluçay yeni bir kısa film çekti. Bildiğim kadarıyla Reha Erdem de hazırlık yapıyor. Yeşim Ustaoğlu’nun da projeleri var. Kısa metrajın sadece bir atlama tahtası olmadığını bu örneklerle de çok net olarak görüyoruz.
* Kısa film Türkiye’de dün nasıldı, bugün nasıl, yarın nerede olacak?
Kalite de bir artıştan söz edebilir miyiz?
Eskiden kısa filmler süper 8 veya 16mm sinema kameraları ile çekiliyordu. İyi film yapabilmek çok zor ve pahalı bir işti. Özellikle kurgu, seslendirme ve kopya çoğaltma işlemlerinde ciddi sorunlar yaşanıyordu. Sonra basit video kameralar çıktı. İş biraz kolaylaşır gibi oldu ama teknik sorunlar yine de tam olarak aşılamadı. Görüntülerde çizikler oluşuyor, ses tam anlaşılamıyordu. Son dönemde dijital tekniğin gelişmesi ve yaygınlaşması bu sorunları da ortadan kaldırdı. Dijital kameralar ve bilgisayar ortamında yapılan kısa filmlerin niteliği arttı. Ama bu artışın nicelikle tam olarak örtüştüğü söylenemez. Düşünce ve yaratıcılık açısından hala sancılı bir dönem geçiriyoruz. Yani kâğıdın ve baskının kalitesi arttı ama içerikte beklenen düzeye ulaşılamadı. Yine de olumluya doğru bir gidiş gözlemleyebiliyoruz. Festivallerde izlediğimiz çok başarılı çalışmalar da var.
* Türkiye’de uzun yıllar yatırım yapılmayan bu alana son zamanlarda büyük firmalar da dâhil oluyor. Bunun sektörel gelişmeye bir faydası var mı?
Ne yazık ki yok. Çünkü yaklaşım doğru değil. Sermaye kesimi kısa metraj filmleri kendi tanıtımını yapmak için bir araç olarak kullanmaya başladı. Geniş bir gençlik kesiminin bu alana duyduğu ilgiyi ( kendi açısından belki de haklı olarak), reklam malzemesi olarak değerlendiriyor. Yarışmalar düzenliyor ve dağıttıkları düşük parasal ödüller karşılığında birçok filmin ücretsiz olarak gösterim hakkını alıyor. Ödül alan film dışındaki filmlere gösterim ücreti ödemeden programlar yapıyor. Bu yaklaşım ülkemizde kısa film çalışmalarını ne yazık ki bir adım öteye taşıyamıyor. Yıllardır hiçbir karşılık beklemeden çok başarılı şekilde yarışma ve festival düzenleyen kurumlar var. Büyük güçlüklerle ayakta duruyorlar. Onlara destek olunması çok daha samimi ve doğru bir tavır olur diye düşünüyorum. Yada daha proje aşamasında kısa filmlere sponsor olsunlar. Üretime katkı versinler. Bu alanda büyük sıkıntı yaşanıyor. Bence bir kısa filme 15 bin, 20 bin dolar gibi desteklerden söz etmeliyiz artık. Dünya kısa film dünyasında, ülke olarak yer alabilmemiz için ulusal sinema merkezine ve bu tür desteklere gereksinim var.
* Kısa film nasıl bir söyleme sahip?
Bağımsız ve özerk oluşu onun söylemini güçlendiriyor mu?
Kısa film yönetmeninin bağımsız oluşu üretime çok büyük bir ayrıcalık tanıyor. Her şeyi gönlünüzce gerçekleştire biliyorsunuz. Çünkü en başta gişe kaygısı yok. Para kazanır mıyım endişesi yok? Ticari sinemanın ele almaya cesaret edemediği konuları işleyebilir, denenmemiş sinema tekniklerini, anlatım şekillerini kullanabilirsiniz. Oto sansür olmadığı sürece hiçbir engel yok.
Kısa Film yönetmenini bekleyen belki iki sorundan söz edile bilinir;
Birincisi uzun metraja geçmek amacıyla kısa film çekilmesi. O zaman uzun metrajın kısası olan, yeni bir şey söylemeyen, alışıldık sinema dilini kullanan kısa filmler ortaya çıkıyor.
İkincisi ise bulunabilecek sponsorların, senaryoyu beğenmeyeceği korkusu ile oto sansür uygulanması ve yaratıcılıktan ödün verilmesi.
Bu iki tuzağa düşülmezse, bağımsız ve özerk oluşu kısa filmin söylemine gerçekten büyük bir güç katıyor.
* Cumhuriyet Gazetesi için Röportaj: Zuhal Aytolun Eylül 2006





